Din, ayrıştıran değil bütünleştirendir;

12 Şubat 2013
1192 Haber Okunma   0 Haber Yorum

Diyanet İşleri BaşkanıGörmez’in konuşmasında öne çıkan başlıklar şöyle:

İl müftüleri semineri Afyon-Sandıklı’da gerçekleştirildi. 81 İl müftüsününbir araya geldiği ve 4 gün sürecek olan seminerin açılışında konuşan Diyanetİşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, konuşmasında İslâm’da din hizmetinin mahiyeti, din hizmetlerinde gönüllülük, din hizmetlerinin sivilleştirilmesi,farklılıkların rahmet olması, dinin bir mezheple asla eşitlenemeyeceği, dininsadece cami duvarları arasına hapsedilemeyeği, dinin ayrıştırıcı değil,bütünleştirici olduğu ve Diyanet’in statüsü gibi daha pek çok önemli konulara değindi.
 
Diyanet İşleri BaşkanıGörmez’in konuşmasında öne çıkan başlıklar şöyle:
 
 
Bizim gücümüz, ilmiyle âmil olmaktan kaynaklı toplumsal saygınlığımızdandır.
 
Dinin toplumsal olarakyaşanmasının doğal sonucu olarak ortaya çıkan dini rehberlik ve önderliklermaalesef diğer dini yapılarda zamanla dini otoriteye dönüşmüş vemüntesiplerinden farklı bir sınıf olarak tezahür etmiştir. Bu anlamıylaİslam’da dinin mutlak otoritesi olan ve müminlerden ayrı bir sınıfı teşkil edendin adamı sınıfı söz konusu değildir. Bununla birlikte Müslüman toplumun önünegeçerek bilgisiyle, vasıflarıyla rehberlik eden, ilimde rasih olan kişilerinolması doğal ve kaçınılmazdır. Ancak bu önderlikler asla bir sınıfı teşkiletmezler ve bu kimselerin Allah indinde hiçbir insandan farklı ayrıcalıklarıyoktur. Aksine bu alim sınıfın bilgileri mesuliyetlerinin idrakini artırmaktadır.Diyanet camiası bu anlamda toplumumuzun dini hizmetlerini yerine getiren vekendisini asla toplumdan ayrı görmeyen kadrolardan oluşmaktadır. Bizim gücümüzmasumiyet teolojisiyle kuşatılmış bir otoriteden değil, ilmiyle amil olmaktankaynaklı toplumsal saygınlığımızdan gelmektedir.
 
Bizim medeniyetimizde dini bağlılık ve din hizmetleri dahaçok gönüllü ve vicdani bir ilişkiyle yürütülmüştür.
 
İslam’da kilise benzeribir mabet ve ruhbanlık gibi resmi dinsel bir sınıf söz konusu olmadığı için,dini bağlılık ve hizmetler tarihsel olarak daha çok gönüllü ve vicdani birilişkiyle yürütülmüştür. (Osmanlıdaki ilmiye sınıfı da ruhbanlık gibi dinselbir sınıf değildir, bütün ilimleri kapsayan bir yapısı vardır, o anlamdabilimde seküler bir yapı söz konusu olmadığı için din bilginleri de bu sınıfındoğal parçasıdır.) Bu açıdan fetvaalacağı (müftüyü) ve arkasında namaz kılacağı (imamı) kişileri bireyler ya damahalli yapılar kendileri seçerler. Seçtikleri kişilerden hem bilgi hem degörgü anlamında örneklik alarak kendilerini hem dini yönden hem de ahlaki açıdangeliştirmeye çalışırlar. Yani çift taraflı bir ilişki söz konusudur ve bunlar tamamenmüminlerin gönüllü kabulüyle oluşan yapılardır.
 
Müminlerin gönüllerini fethedemeyen müftünün fetvasına cemaatitibar etmez
 
Müminlerin gönüllerinifethedemeyen müftünün fetvasına cemaat itibar etmez ve cemaat, kendisininitibar edeceği, güveneceği başka kişileri arama çabası içine girer. Bu anlamdadini otoritenin olmayışı tarihsel olarak değişik ve farklı dini yapılarınoluşmasına ve yaşamasına da doğal olarak imkân vermiştir. Neticede farklılıklarrahmet olarak görülmüş ve toplumsal dinamizmin bir unsuru olarak algılanmıştır.
 
Diyanet bürokratik bir devlet kurumundan öte bir milletkurumudur’
 
Dinin mezhepleeşitlenerek ifade edilmeyişi, İslam’ın tek resmi mezhebe indirgenmemesine, dinidüşüncenin ve dini hayatın özgür bir alan olarak çeşitlenmesine neden olmuştur.Bugün de bizim bu farklılıkları rahmet olarak algılamamız ve herkesikucaklamamız gerekmektedir. Asla Diyanet’i tek bir mezhebin temsilcisi konumunagetiremeyiz. Bunun içindir ki son zamanlarda özellikle altını çizerek ‘Diyanet bürokratik bir devlet kurumundanöte bir millet kurumudur’ diyerek bunu ifade etmeye çalışmaktayız. Milletinher rengini ve herkesi kucaklamalıyız. İnsanları tasnif edemeyiz. Hiçbir kimseyikapsama alanımızın dışında tutamayız.
 
Asla statükonun temsilcisi olamayız.
 
Anadolu coğrafyasındatarihsel olarak farklı kültürel ve dinî yapılarla temasa giren medeniyetimiz,zaman içerisinde vazgeçilmez ortak bir mirasın doğmasına yol açmıştır. Bumirasın içerisinde birçok inanç grupları, değişik dini tezahürler veyaklaşımlar rahatlıkla yaşayabilmiştir. Bu birikimin vârisi olan Türkiye,gerçekleştirdiği ve gerçekleştirmeye çalıştığı çağdaş yapısına rağmen, zamanzaman değişik müdahalelerle toplumsal dinamizmin kendi akışkanlığının kırılmasıneticesinde sorunların üstünü örtmüş; bu kırılma dönemlerinde sivil gelişmesigereken dini anlayışlar maalesef resmi formatlarla tanımlanmaya çalışılmıştır.Bu açıdan vatandaşın, devletin tepeden inmeci yaklaşımlarına karşı mesafelidurmalarını ve kuşkuyla bakmalarını anlayışla karşılamak gerekmektedir. Halkıniradesiyle iktidar olan siyasi yapıların, halkla devlet arasındaki oluşankuşkuları ve mesafeleri halkın lehine olacak şekilde ortadan kaldırma görev vesorumluluğu vardır. Bu anlamıyla bizler vatandaşın hassasiyetlerini dikkatealarak kendimizi sürekli yenilemeliyiz. İki günün eşit tutulmamasını öğütleyen birPeygamberin ümmeti olarak asla statükonun temsilcisi olamayız. Toplumun ilgisi,ihtiyaçları nelerdir, kadınlarımızın, gençlerimizin, yaşlılarımızın,çocuklarımızın beklentileri ne noktadadır diye sürekli araştırmalıyız ve bubeklentilere makul karşılıkları zamanında verebilmeliyiz.  
 
Dini, sadece cami duvarları arasına hapsetmek ve camilerisadece namaz kılınan mekânlar hâline getirmek İslâmî değildir.
 
Din, hayatın her yönüyleilgilidir. Ahlaki prensipler ortaya koymuştur. Dini sadece cami duvarlarıarasına hapsetmek ve camileri de sadece namaz vakitlerinde açarak namaz kılınanmekânlar haline getirmek üzülerek belirtmek gerekir ki İslami değildir. Buİslam’ın ibadet tanımına da uymaz, Müslümanlık algısına da uymaz. Modernzamanlarda adeta indirgemeci bir İslami hayatın empoze edilmesi tamamen sekülerzihnin ürettiği bir olgudur. Bunu din ile ve dindarlıkla izah edemeyiz. Tabii kiezan, camii ve namaz İslam’ın en önemli şiarlarındandır. Ancak bu bizleringündelik hayatımızı ezanın ve namazın ruhundan farklı yaşayacağımız anlamınagelmez.
 
Bizler mamur kentlerin oluşmasıyla ilgilenmeliyiz.
 
Bizler sadece şehirlerdeyapılacak cami inşaatlarıyla değil, bu camileri dolduracak bedenlerin imaredilmesiyle ve bu mümin vicdanların oluşturacağı ahlaka dayalı toplumsal biryapının oluşturduğu mamur kentlerin oluşmasıyla ilgilenmeliyiz.
 
Bölgesinde mezhepçilik, hizipçilik ve grupçuluğun yapıldığı;herkesin diğerini ötekileştirdiği bir şehirdeki müftü o şehrin müftüsüolamamıştır.
 
Geleneksel yaşamkoşulları içerisinde değişik biçimlerde ve ortamlarda yaşanan dini hayattarzları, modern zamanlarda doğal olarak yeni bir forma ve şekledönüşebilmektedir. Bu yeni formları dışlayarak reddetmek zamanla bizi hayatındışına atar ve toplumdan uzaklaşmış oluruz. Toplumsal dinamikleri göz ardıedemeyiz. Özellikle sivil toplum örgütleri, değişik sosyal ve kültüreldernekler, hemen hemen tüm kentlerimizde her gün yeni faaliyet ve çalışmalariçindedirler, bunlarla içice olmalıyız. Kapımızı, gönlümüzü onlara açtığımızgibi onların da kapısını çalmalı ve gönüllerini almalıyız. Asla gurur, kibir vebüyüklenme içinde olmamalıyız. Paydaşlarımız olarak kabul edeceğimiz İlahiyatfakülteleri kadroları, imam hatip liseleri ve din dersi öğretmenleriyle, okentteki sivil kanaat öderleriyle derdimizi paylaşmalı ve dertleriyledertlenmeliyiz. Şehirlerimizde ortak dini faaliyetler için platformlar oluşturmalıyız.Bu çalışmalar için kanun, tüzük, yönetmelik ve yönerge beklememeliyiz.Oluşturulacak bu platformlar sayesinde, gerek dini irşad faaliyetleri vegerekse sosyal faaliyetleri organize etmeliyiz. Şehrinde açlık, sefalet, yoklukiçinde bulunduğu halde rahat uyuyan görevlimiz, mesuliyetinin idrakindedeğildir. Şehrinde toplumsal yozlaşma, kargaşa ve kavga hüküm sürüyorsa ogörevlimiz kendini başarılı göremez. Şehrinde din kardeşleri arasındamezhepçilik, hizipçilik, grupçuluk yapılıyor da herkes bir diğeriniötekileştiriyorsa oradaki müftü o şehrin müftüsü olamamış demektir.
 
Din, ayrıştıran değil bütünleştirendir; kimseyi ırkından,dilinden, kavminden ve inancından dolayı kınamaz ve dışlamaz.
 
Aynı coğrafyada aynıhavayı barış içinde teneffüs ederek farklı inanç ve etnik yapılarla ‘birlikteyaşamak’ bizim medeniyetimizin tarihsel uygulamalarıyla çelişmez. Tektipleştirmeye dayalı vatandaşlık anlayışı geçen yüzyılın modernleştirmeyaklaşımı içinde geride kalmış olmasına rağmen, bu yaklaşımın uygulamalarısonucunda ortaya çıkan trajik sorunları bugün hala tartışıyor olmaktalihsizliktir. Bu durumu ortadan kaldırıp gelecekte tarihimizde bir parantezuygulama olarak algılanmasını sağlamak için çaba göstermeli ve bu anlamdatoplumsal sorumluluğumuzu unutmamalıyız. Din ayrıştıran değil bütünleştirendir.Din, kimseyi ırkından, dilinden, kavminden ve inancından dolayı kınamaz vedışlamaz.
 
Hep birlikte kardeşlik hukukunu yeniden inşa etmeliyiz.
 
Herkesin, aynı toprağınnimetlerinden adil pay almasının ahlakını oluşturmak için yapacağımız her çaba,hem dini, hem de insani görevlerimizdendir. Giderek hem İslam dünyasında hem deülkemizde gerek mezhebe gerekse etnisiteye dayalı çatışmaların kıvılcımlarınısöndürmeli ve kardeşlik hukukunu inşa etmeliyiz.
 
Din, tek tip vatandaş oluşturmanın aracı değildir
 
Modern ulus olma yolundaçağdaşlaşma gerçekleştirilirken din, tek tip vatandaş ve ulus olma amacı içinaraçsallaştırılmıştır. Diyanet’in mezhepler üstü tanımlanması asla mezheplerive farklı dini anlayışları yok kabul ederek çok sesli dini anlayışları ortadankaldırıp tek tipleştirme misyonuyla ilgili olmamalıdır. Aksine mezheplerinotantikliğini kabul ederek ama asla mezhepçilik yapmamaktır.
 
Mezhebi ve meşrebi ne olursa olsun kimseyi ötekileştirmemek,İslâm kardeşliği adına en önemli çabamızdır. 
 
Hangi mezhebe mensupolursa olsun kimseyi ötekileştirmemek ve her mezhep mensubuna da kimseyiötekileştirmemesini tavsiye etmek İslam kardeşliği için bizim önemle üzerindeduracağımız çaba olmalıdır. Modernleşme sürecinin başlangıcında Diyanet’in mezheplerdenuzak duruşu, doğal olarak çoğunluğun yapısı gereği Sünni-Hanefi anlayışın yorumve pratikleri Diyanet’in gayri resmi olarak mezhebini Hanefilik olduğuizlenimini ortaya çıkarmıştır ki, bu algı kırılmalıdır. Diyanet camiamız belkibu tahlile itiraz edebilirler; ancak bu resmen kabul edilmiş ya da kadrolarınbilinçli tavrıyla yapılmış değildir. Devlet kurumunun refleksleri sonucu fiilensosyolojik olarak ortaya böyle bir yapı çıkmıştır. Son zamanlarda bununaşılmasına yönelik yapılan çalışılmalar sadece iyi niyetli bir gayret olarak görülmemeli,bu çabayla ilgili herkes samimiyetle çalışmalar yapmalıdır. Zira Diyanetkadrolarımızın iyi niyetleri ve din hizmetlerine yönelik neye nasılbaktıklarından ziyade dışarıdan nasıl algılandıkları ve toplumsal karşılığı dahaönemlidir.
 
Görevimiz öncelikle kanundan değil, dinin kendisindengelmektedir.
 
Yasaların neyi, nasıltanımladığının sosyal bir gerçekliği olmayabilir. Kanunen bize dinhizmetleriyle ilgili görevler tevdi edilmiş olabilir. Bizim bu görevlerimiz önceliklekanundan değil, dinin kendisinden gelmektedir. Ayrıca halkın kendisinin de bunuiçtenlikle kabul etmesi gerekir. Çünkü din doğası gereği vicdani kabulle başlarve belli bir ruhla ve anlayışla toplumsallaşır. Bu anlamda insanın doğasıgereği, en sivil olarak kabul edilmesi gereken alan,  dini hizmetlerle ilgili alandır.
 
Devletin dini konulara müdahale etmesi sorunları daha daderinleştirir
 
Belki her türlü insanifaaliyeti devlet eliyle yapabilirsiniz ve belli başarı da elde edebilirsiniz.Ama devletin dini konulara müdahale etmesi veya kendisine göre dini uygulamaalanları oluşturması, bunları da otoriter devletçi bir mantıkla yapması hiçbirzaman karşılığı tam alınarak sonuçlanamaz.
 
Din görevliliği salt bir devlet memurluğu değildir
 
Din ve inançlarbireylerin kendi vicdani kabulüyle başlar ve din hizmetlerinin karşılanması datamamen inanç topluluklarının inisiyatifiyle gelişir. Hizmet alacağı kişileri,topluluklar kendi iradeleriyle kabul etmek isterler ve toplumsal bir ihtiyaçolarak doğan dini hizmet kurumlarını da kendi marifetleriyle organize etmekisterler.
 
Bizler namazı cemaate kıldırır; vaaz ve irşadı da vatandaşayaparız.
 
İnançlar söz konusuolduğunda kitleler, resmi olsun olmasın dışarıdan müdahale edilecek her türlükurum ve kişilere karşı mesafeli dururlar. Bizim özenle bu resmi görüntüdenuzaklaşarak sivil algıya geçmemiz gerekmektedir. Bizim özlük haklarımızınvergilerle finanse edilmesi kamu hizmeti yaptığımız içindir. Bu böyle bilinmelive görevimizi ifa ederken salt devlet memuru mantığıyla yapmamalıyız. Zirabizler namazı devlete kıldırmayız, fetvayı devlete vermeyiz. Namazı davatandaşa kıldırmaktayız vaaz ve irşadı da vatandaşa vermekteyiz. Camii içindebir protokol uygulanmadığı gibi camiye gelen herkes bizim gözümüzde Allah’ıneşit kullarıdır.
 
Günlük politik ve siyasi mesajlar ile salt yurttaşlık bilgisiiçeren konular vaaz ve hutbe konusu olamaz.
 
Diyanet’in hizmetleri veözellikle vaaz ve hutbe konuları dinin kendi özünden gelen konular olmalıdır.Günlük politik ve siyasi mesajların verildiği ve salt yurttaşlık bilgisikitaplarında yer eden konular vaaz ve hutbe konusu olmamalıdır. Bu anlamdaözellikle ara dönemlerde tepeden emir ve talimatla hutbe konusu yapılanbaşlıkları yeniden gözden geçirmeliyiz. Özellikle siyasetin kendi doğalakışının dışına çıkılan kırılma dönemlerinde Diyanet’in bazı uygulamalarıinananları rencide etmiş ve bu rahatsızlıklar zamanla Diyanet’i tartışma konusuyapmıştır. Devletçi bu uygulamalara karşı vatandaşın önyargılı oluşunu ve tepkigöstermesini anlamalı ve varsa bu uygulamaları kaldırmamız gerekmektedir. Çünküdin, inanç, dini kabuller, dini fetvalar ve dinin yaşanma biçimi bireylerinvicdanlarının ve kalplerinin tatmin olmasıyla ilgilidir. Aklına yatmayan biruygulamayı bireyler kamu düzeni içerisinde kabul eder ve tatbik ederler, amakalbini tatmin etmeyen inanca yönelik dayatmaları kişiler asla içselleştiremezve kendinden göremez. Zaten din de budur. Seküler alanı ilgilendiren konularıdini bir inanç gibi kişilere dayatmaya kalkarsanız bu dinin özüne müdahaleolarak algılanır ki, onu inandığı din ile aynı görmesi söz konusu olamaz ve odayatma da devlet dini olarak görülür.
 
Diyanet’e yönelik her türlü eleştiriyi dikkate alırız.
 
Bugün anayasal güvencealtında bulunan bir kurum olarak Diyanet İşleri Başkanlığı elbette ki toplumunbir kısım din hizmetlerini görevinin kapsamı içinde yerine getirmektedir.Kadrolarının iyi niyetli ve fedakârca görev yapıyor olmaları her şeye rağmentakdire şayandır. Önemli olan hizmetin kendisinin niteliğidir, yoksa kurumlarıntartışılmaz bir kutsallığı yoktur. Büyük bir kadroyla gerçekleştirilen Diyanethizmetleri belli açılardan toplumun takdirini ve ilgisini artırarak devam ettirmektedir.Ancak bu ve benzeri toplantılarımızda bizler sürekli takdir edilenleri değil,toplumda Diyanet’in hangi konularda tartışıldığını hatta tenkid edildiğini dekonuşmalıyız. Kurumu kutsal ve dokunulmaz görerek tartışılmaz kılmak o kurumukorumak değil, aksine o kurumun yenilenmemesini sağlayarak zaman içinde tarihindışına çıkmasına sebep olmaktır. Eğer geçmişimize bakarsak nice kurumlarınzamanla tarihin dışına çıktığını görürüz.
 
Diyanet kamu tüzel kişiliği olan, idari bakımından olmasa daen azından dinî ve ilmî bakımdan özerkliği bulunan bir kurum halinedönüştürülmelidir.   
 
Bu vesileyle yenidünyadeğerlerinin baskısıyla olduğu kadar yeni hizmet standartlarının da, dünyaölçeğinde ortaya çıkan yeni beklentilerin de kısaca bizi farklı parametrelerlekarşılayan yeni zihniyet yapılarının da Başkanlığımızın sorumluluk alanınıgenişlettiğini, çeşitlendirdiğini belirtmek isterim. İtiraf etmeliyiz ki yeniilgi ve sorumluluk alanları, başta vatandaşlarımız olmak üzere küresel ölçektekardeşlik evrenimizin sınırları dikkate alındığında kurumumuza yüklenenvazifeler hızla artmaktadır. Açıkçası mevcut yapıyla bu yeni sorunlarıgöğüslemek zorluklarla doludur. Mevcut yapımızın köklü bir şekilde gözdengeçirilmesi gerekmektedir. Esasen 2010’da gerçekleştirilen düzenlemelerleteşkilatımız kendi geçmişindeki kısıtlamaların bir çoğundan kurtulma imkanıbulmuştu. Bugün tatsız birer hatıra olarak hatırladığımız kimi dönemlerdekurumumuzun yapısına uymayan taleplerle sıkıştırılmaya çalışıldığını, zamanzaman sıradan bürokratik bir aygıt olarak görülmek istendiğini, Başkanlığımızınülkemiz gerçekliği içindeki ağırlığının gözardı edildiğini hatırlayabiliyoruz.2010 düzenlemesinde bir telafi çabası hakimdi ve şükürler olsun pek çok konudagerçekleştirilen düzenlemelerle kurum içi sıkıntılarımızı hafifletmiş olduk,bir çoğunu da aşmış olduk. Ancak bugün daha büyük bir sorunla karşı karşıyayızve bu sorunun tek tek her birimizi işlevsiz kılabilecek olası ataklarıkarşısında kurumumuzun tahkim edilmesi gerekmektedir. Bu bağlamda dini ve ilmiözerklik talebimizin yerinde bir talep olduğunu biliyoruz. Kamu tüzel kişiliğikazanmış bir teşkilatın sahip olduğu meşruiyetle daha büyük bir ölçektehizmetlerini kesintisiz bir dinamizmle sürdüreceğinden eminiz. Ümit ediyoruz kiönümüzdeki yeni Anayasa hazırlığı sürecinde Diyanet İşleri Başkanlığı’nınstatüsü konusundaki toplumsal beklentiler hepimizi rahatlatacak bir şekildedüzenlenir ve böylece dini mübini İslam’ın hiçbir vesayet altında kalmakzorunda olmaksızın hizmetlerini her durumda her hanede her iklimde sürdürmesidaha da kolaylaşmış olur.
 
Camiler, herkesin sosyal mekânları hâline gelmeli
 
Toplumsal bir talepolarak din eğitiminin karşılanmasına, ihtiyaçların giderilmesine ve toplumunbeklentisine yönelik hukuki bir çözüme kavuşması son dönemlerin en sevindiricigelişmesidir. Bu gelişme karşısında camiamıza büyük sorumluluklar düşmekte olupbu duruma kendimizi hazırlamalıyız. Bu konularda korkulardan ve komplekslerdenuzaklaşmalıyız. Diyanet İşleri Başkanlığı, bugün toplumun büyük bir kısmınınihtiyaçlarını karşılayabilmektedir. Ancak hala camilerimizden, kadınlarımızçocuklarımız ve engellilerimiz rahatlıkla istifade edememektedir. Camilerherkesin doğal sosyal mekanları haline gelmeli ve bizler cami merkezli bireğitim seferberliği başlatmalıyız. Camilerde toplumun her kesimi için dershalkaları oluşturulmalıyız. Açılan kampanyalar haftayla sınırlı kalmamalı,yılın her gününe yayılmalıdır.
 
Gerek ülkemizin dinamizmive gerekse İslam coğrafyası ve gönül dünyamızın bizden beklentileri bize yenigörevler yüklemekte ve görev tanımlarımızı değiştirmektedir. Bu tanımlarıbirlikte geliştirmeliyiz ve yeni vizyonumuzu birlikte oluşturmalıyız. Bizim ifaedeceğimiz görevler asla misyonerlik mantığıyla olmamalıdır. Ancak her mümininyeryüzünde insanlığa hizmet için bir misyonu vardır.
 
Bu vizyon ve misyonauygun çalışmalar yapılmasını ümit ettiğini belirten ve bu konuda Allah’ınyardımını niyaz eden Diyanet İşleri Başkanı Görmez, seminerin hayırlara vesileolmasını diledi.

Yorumlar(0)
Facebook hesabınızla yorum yapın:




Veya Facebook'a bağlanmadan yorum yapın:

Rumuz veya Ad/Soyad*

E-posta*
(E-posta adresiniz sitede görünmez)

Yorumunuz*




(Yukarıdaki güvenlik kodunu giriniz)
Yazarlar Yazarlar
AnketAnket



Son YorumlarSon Yorumlar
Anasayfa'ya Git Anasayfa
Foto Galeri Foto Galeri
Video Galeri Video Galeri
Yazarlar Yazarlar
Yazarlar Künye
Yazarlar İletişim
Bu sitede yayınlanan içerik izinsiz veya kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Yazılım: Codec Haber